16 Haziran 2009 Salı

Tavuk

Gönül isterdi ki dinozorlar yok olmamış olsun, kuşlar, sürüngenler ve hatta muhtelif memelinin de kendine göre birer uygarlığı olsun, şu şehirlerde bir Mos Eisley Cantina ortamı yaşayalım. Nitekim bugün nereye gitsen hep homo sapiens, çok sıkıcı; saçını kızıla pembeye boyatınca taksonomide ayrı bir yere konulacaklarını sanıyor bazıları ama olmaz tabi. Şehirde değişik bir sima olarak son kalan omurgalılar ya artık benden daha insan gibi olmuş kedi, medi türünden evcil arkadaşlar, ya da meşhur kakalarıyla tanıdığımız kuşlar. Bugün çocuklarımız bir ayı bile göremiyor ki kapımızın önüne gelip tef eşliğinde bayılsın, ya da ne bileyim elektrik direğine zincirlenip rakıya, sigaraya alıştırılsın. Doğadan çok koptuk azizim.

Şehrin tepelerinden birinde apartmanın en üst katında yüz kadar irisinden martı, yirmi otuz tane karga, üç-beş serçe ve kumru ile birlikte yaşıyorum ben kendim. Gönüllü olarak değil tabi; geldiğimde buradaydı hepsi. Bazen hayatın her zerresini dolu dolu yaşama telaşına düşmüş rahatsız arkadaşlar geliyor, “Aa bu terasta niye şunu bunu yapmıyorsun sen? Ben olsam her gün parti, her gün mangal, vur patlasın çal oynasın, hatta havuz koyarım, çardak yaparım,” diye kendilerinden geçiyorlar. Böyle diyen arkadaşları, “Çok haklısın ben düşünmemiştim hiç bunları iyi dedin, dur sana içecek bir şeyler getireyim" diye kandırarak dışarıda bırakıp kapıyı kilitliyorum, on saniye sonra iki metrelik martılar üstlerine pike yapmaya başladığında görüyorlar havuzu, mangalı.

Birkaç yıl önce, kuş gribinin en popüler olduğu günlerde benim martılardan biri geldi balkon kapısının önüne oturdu kaldı. İlk bir iki gün hasta, sakat filan diye ekmek ıslatıp önüne koydum ki kendi kendine iyileşsin, kalkıp gitsin. Fakat ne verdiklerimi yiyor ne de gidiyor, ölecek orada başıma kalacak. Veterinere götüreyim bari dedim, ama kendisi aşağı yukarı benim kadar olduğundan kolu bacağı kaptırmadan yaklaşmak mümkün değil; eve giren kumrulardan edindiğim tecrübeyle üstüne örtü atarak derdest edip karton kutu içine koydum ve en yakın veterinere hasıl olduk beraberce. Kokana veteriner hanım hasta martıyı görünce kuş gribi gündemi nedeniyle fenalaştı ve başından savmak için “biz egzotik hayvanlara bakmıyoruz” deyiverdi. Senin annen egzotik. Simit ve istavritle beslenen martı alt tarafı, sanki beyaz balina Aydın’ı götürdük kadına. Kedi bakmak için okuyorlarmış meğerse beş sene.

Bir sonraki sene galeyana gelerek balkonda güneşlenip sefa sürerim diye şezlong aldım. Eve getirip güzelce açtım. Kendinden bardak koyacağı ve mini sehpası da var şahane. İçeceğimi alayım geleyim diye mutfağa girdim; on saniye sonra çıktığımda kuşlar pislemişlerdi bile üstüne. O günden beri balkonda hak iddia etmedim bir daha. Kargalar diğerlerine göre daha kadirşinas, arada ceviz filan getirip bırakıyorlar ikram babında.

Bu sene baharla birlikte yavruladı bunların hepsi. Amazon nehrinin kıyısında yaşasan bu kadar hayvan sesi duymazsın. Cik vik derken dün uçmayı öğrenmeye çalışan şabalaklardan bir tanesi çatıdan balkona düştü nihayet. Kendisi martı yavrusu olmakla birlikte görünüşü bildiğimiz tavuk olduğu için ismiyle müsemma şekilde bütün gün bir sağa bir sola koşuyor, eğlence yaratıyor. Bu komik hayvanı sizlere tanıtmak istedim. Esen kalın.

26 Mayıs 2009 Salı

Safranbolu

Amasra’dan kaçmadan önce belki etrafında görülesi yerler vardır, ondan meşhurdur, yoksa kimse şuncacık şeyi görmeye yüzlerce kilometre öteden gelmez diye düşünüp civar sahil köylerine de baktık. Gözünüzde canlandırmak isterseniz: Marmara Bölgesi sayfiye köylerinin doksanların başındaki hali gibi aynı. 3-4 katlı, “sıva şart tabi ama boyaya üşendik” mimari ekolünden yazlıklar sıra sıra, bahçesi varsa mutlaka çok perişan ve her türlü nebat kurumuş (Mayıs ayında ve Karadeniz kıyısında nasıl her şey kurumuş olabilir diye düşünebilirsiniz, ben de merak ettim), önlerinde tatil sefası yapan atletli amcalar ve on santim derinlikte bile dibi görünmeyen denize giren bağışıklık sistemi çok gelişmiş evlatlarımız.

Şimdi idrak ediyorum ki okuduğum onca övgü dolu yazının hepsi hafta sonu çamaşır makinesini seyredip Pazartesi günü iş arkadaşlarına “deniz sefası yaptım” diyecek kadar acınası durumdaki Ankara insanları tarafından yazılmış sanırım.

Safranbolu yolunda enteresan bir şey yoktu. Yeter diye Bartın’dan benzin almayı ihmal edip, son 10 kilometreyi peygamber vitesiyle gitmek, 3-5 kilometre kala acep ne kadar yeter sayacında “0 km” ibaresini gördükten sonra Köy Hizmetleri’nin - hani kanundan kaçan kişiler Meksika sınırını geçtikten sonra benzin almak için çöl ortasında bir yerde durur, iki tane ellişer yaşında güneşten solmuş pompa ve fonda çöl rüzgarıyla yuvarlanan kuru otlar vardır ya, aha onun aynısı olan – tesisinden benzin dilenmemiz haricinde heyecanlı bir durum olmadı.

Yine giden/bilen kimseye sormamış olduğumuzdan kalacak yer beğenmek için şehri tavaf ettik önce. Ve yine turlarla gelmiş, sıcakkanlı ve sürekli çok gürültü yapan binlerce Anadolu insanıyla omuz omuza yürüdük o eski sokaklarda. Neyse efenim neticede diğerleri hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı için mecburen kasabanın en bilindik oteline yerleştik...

Şimdi adı konak, dışarıdan bakınca da konak, lakin odalara girince anlıyoruz ki yapan amcalar konaktan değil köyden gelmiş, dekorasyon öyle diyor bize. Rahmetli babaannem sağ olsaydı, ben de hafif durgun olsaydım ve odaların fotoğrafını çekip “bak babannecim konakta kaldım” deseydim, “ah evladım konağın esas sahipleri eşyalarını alıp çoktan kaçmış, fukaralar yerleşmiş buraya” derdi. Yerdeki kilimi marketten alırsın yirmi liraya, sağa sola iki üç tane sahte dantel koymuşlar, divan var ama bildiğin çekyatın cam kenarına sabitlenmiş olanı, duvarda da üç tane çini kap var ki yine marketten alırsın tanesi onar liradan. Nitekim hem Amasra’daki hem de Safranbolu'daki otelcilere seslenmek isterim: Arkadaşlar bir odanın içine harcadığınız para bir günlük fiyatının üstünde olsa daha şık olmaz mı? Ege’de en tırt pansiyonda bile oda maliyeti/gecelik fiyat oranı daha yüksektir emin olunuz.

Neyse efendim iyi niyetli ve temiz olmakla birlikte pek kıro olan ve konak taklidi yapan bu köy pansiyonuna yerleştik. Biz odaya girer girmez fırtına ve sağanak başladığı için ancak gece olup tur insanları ortalıktan çekildikten sonra çıkıp şehri güzelce gezdik. Ben de nihayet bu seyahatte ilk kez mutlu oldum. Yeni yağmur yağmış, etraf güzel kokuyor, güzel binalar, enteresan şeyler satan birkaç dükkan...


Ertesi gün tahminimden çok daha büyük olan kasabayı gezmekle geçti. Ben öğlene kadar bitiririz diyordum ama meşhur evlere filan hiç bakmadığımız halde müzeydi, çarşıydı derken neredeyse akşam oldu. Müze komik: Kasaba halkı ellerinde eski ve ilginç olduğunu düşündükleri ne varsa doldurmuş içine. Safranbolu ile alakalı alakasız bir sürü şey. Profesyonel bir yer olmadığını ve kendi çabalarıyla yaptıklarını düşünüp sevimli bulabiliriz yine de.

Çarşıda, şu meşhur çarşı içi kahvenin hemen yanında kendi yaptıkları ahşap eşyaları satan bir yer vardı, oraya kanım kaynadı epey. Bir de tesadüfen ev yemekleri yapan bir yere girdik gezerken. Adını unuttum ama büyük gazetelere çıkacak kadar meşhurmuş zaten. Pek latifti hakikaten.

Bir gece daha kalmayı manalı bulmadığımız için dönelim dedik. Ama dönmeden önce civardaki su kemerini ve mağarayı gezmemiz şartmış. Hatta yemekleri nefis olmakla beraber zooloji bilgisi zayıf olan hanımefendi mağarada yüzyıllardır yaşayan ve bekçilik yapan tek bir yarasa olduğunu bile söyledi. O esnada Francis Bacon ve Yaşar Kemal benim dayım olsun, evlerine gidip ağlayarak bu duyduğumu anlatayım, onlar da sırtımı sıvazlayıp beni teselli etsin istedim.

Garmin’e dedik bizi su kemerine götür. Kendisi hüsnüniyetli ama yapay zekası çok parlak değil. Kemer yerine aynı isimli köye götürdü bizi. Oradan epey uğraşıp didinerek Safranbolu'ya su götüren bu heybetlice kemeri bulduk (heybetli dediğim Bozdoğan kemerinin üçte biri). Ben çok sıkıştığım için kemerin yanına çişimi yaptım mecburen; yani olur da bu sene oralara giderseniz musluktan su içmeyin.

Kemeri gördükten sonra Garmin’e bizi Bulak mağarasına götür dedik, yine aynı şeyi yaptı cibilliyetsiz ve Bulak köyüne götürdü. Üstelik kuş uçuşu Safranbolu’nun dibinde olmasına rağmen tee Karabük üstünden... Karabük’ten çıktıktan sonra yol önce asfalttan şoseye döndü, sonra 2 araba genişlikten 1,5 araba genişliğine indi, sonra toprak oldu, bahse konu köyü geçip mağara 4 km tabelasını gördükten sonra toprak traktör yoluna dönüştü. Biz ekieki yol ne biçim diye eğleşirken bir süre sonra yolun yarısı dere oldu. Neyse dağ başında kalıp kurda kuşa yem olmadan mağaraya vardık toplam bir saatte. Meğerse Safranbolu’dan direkt asfalt yol varmış beş dakikada gelinen. Kötü Garmin!

Mağara enteresan, kaç yüz metre gidiyorsun hava şahane havadar. Başka mağaralarda dışarısı kırk dereceyken içeride elli metre gidersin kemiklerin çatlar soğuktan, burası gayet mülayim bir serinliğe sahip. Ve hakikaten dev gibi bir yer. Broşürde 6800 metre yazıyor ama sonradan 8000 metreye kadar mı ne inilmiş. Yuh gibi. Bahşiş almak için hanım gruplarına dikit ve sarkıtları gösterip "bak bu gelin, bu tavşan" diye geyik yapan mağara bekçisinden kaçıp gönlümüzce gezdik. Sırf burası için bile 5-6 saatlik yol gidilirmiş nitekim. (Bekçiye de haksızlık etmeyeyim, dikitlerden biri hakikaten aynı Noel Baba idi.)


Mağaraya gitmeden önce Safranbolu’ya dönmeyeceğimizi sanıp vedalaşmıştık ama güzel yol sayesinde tekrar gelince dayanamayıp kasayla Bağlar gazozu kattık bagaja.

Amasra’ya giderken benim istediğim az gezip çokça yatmaktı. Otelin bahçesinde yeşillikler içinde huzur bularak kitap okurum diye hayal kuruyordum. Dönerken idrak ettim ki hayalimdeki yer geçen ay gittiğimiz Gökçeada’daki otelmiş. Aynısını başka bir yerde bulmayı niye umuyorsun ki sen basiretsiz adam? Bir daha tövbe, gezip görmek istiyorsam tamam ama dinlenmek istiyorsam bilmediğim yere gitmem.

24 Mayıs 2009 Pazar

Amasra

“Gaynar gazan daşmeyo mu, bu dağdan yol aşmeyo mu?” demiş Özay Gönlüm. Ne kadar doğru demiş.

Geçen Cumartesi sabahınan çıktık yola. Herkesin... herkesin dem
eyelim; ipten kazıktan kurtulmuş hanımların ısrarıyla en yakası açılmadık yerlere bile gitmek zorunda kalan zavallı adamların ve elbette onları oralara ve her yere sürükleyen, evde insan gibi oturmayı günah sayan, artık istisnasız topluca ve bir iyice sıyırmış 21. yüzyıl kadınlarının (yanılıyorsun Nazif, bazı adamlar biz hiç ısrar etmeden, kendileri hevesle ve aşkla geziyorlar, bizleri de gezdiriyorlar diyebilirsiniz. Var tabi böyle adamlar. Bu aktivite ve gezme meraklısı beylere kendi aramızda abazan diyoruz biz) çoktan gidip gördüğü, ama pek hareketli bir insan olmamayı tercih eden bendenizin görmediği...

(Zaten niye gidip gidip rahatsız ediyoruz ki milleti köyünde kasabasında? Adam yetmiş yaşına kadar bağda bahçede çalışıp tükenmiş, tam kahvede çınar altında oturup kalan vaktini dolduracak huzur içinde domino oynayarak, anam birden köyü popüler oluyor; zavallım o yaştan sonra yolda kaka görse çok ilginç diye alıp evine götürecek tiplerle muhatap olmak zorunda kalıyor. Yazık değil mi?)

... Amasra’ya doğru seyahatimize başladık. Yolculuk s
tandart: Köprüden geçtim, otobana vurdum, İzmit (pişmaniye ister misin? istemem.), Adapazarı, Bolu diye gidiyor. Yol üstünde Mengen var, eh o kadar aşçı yetişen yerde güzel yemek de vardır diye düşünerek şehir merkezinde gördüğümüz ilk lokantaya girdik. Nitekim en mütevazı lokantadaki en sıradan yemekler bile bambaşkaydı. Bahar münasebetiyle dağın bayırın yeşillenmiş olması hasebiyle midir yoksa her hırtın kalbine giden yol midesinden geçtiği için midir bilemiyorum ama bana cennetten bir köşe gibi geldi bu güzide vatan toprağı.


Az gittik uz gittik, nihayet Amasra’ya vardık. Yolu Garmin’e (navigasyon şeyi), oteli internete soran her zavallının başına gelebileceği gibi; resimlerdeki pembe boyalı, pencerelerinde sardunyalar dizili sempatik butik otelimiz kapısına varınca balkabağına dönüştü. Lobisindeki Kayseri tasarımı mobilyaları ve 2013 model ultra modern asansörünü görür görmez “yarabbim tur oteli burasııı" diye inleyip dizlerimin üstüne çöküvermişim. Ne bileyim kardeşim, meğerse internette bilumum duyarlı ibişin öve öve bitiremediği bu kasabamız İç Anadolu’nun yeni palazlanan kesiminin popüler tur destinasyonu olmuş. Moralimizi bozmayalım diyerek pislikten kendini yakmak isteyen odamıza çantaları atıp, güneşin batışını seyrederken cep telefonundan hisli şarkı dinleyen genç gruplarının ve iki veledi eteğini çekiştirip “anneaa!” diye bağırırken kocasıyla romantik bir yürüyüş yapma gayreti içinde olan mutaassıp hanımların arasına karıştık.

Esasen dört günlüğüne gelmiştik hem gezeriz hem dinleniriz diye. Lakin kasabanın bir uçtan öbürüne 150 metre olduğunu, tarihi eser diye annemin evinin az ötesindeki kurumuş derenin üstünden geçenin aynısı olan iki metrelik köprüyü Mostar Köprüsüymüş gibi pazarladıklarını idrak edince ve bütün otellerin “tamam abi şimdi bizim apartmanı otele çevirelim, girişi de baştan aşağı banyo fayansı kaplarız pırıl pırıl olur; bizim dayıoğlu var cep telefonu bayisiydi yeni kapattı dükkanı, onu da başına geçiririz zehir gibi çocuktur" tıynetindeki müesseseler olduğunu görünce bir şekilde sabahı edip bu başarılı kasabadan uzaklaştık. Hiç mi bir şeyini sevmedim Amasra’nın? Müzesi var; pek ufacık, dört minicik salondan ibaret ama içindeki parçaların çoğu memleketin büyük arkeoloji müzelerindeki muadillerinden daha nadide. Ona şaşırdım bak.

Neyse ki Safranbolu yakındı. Garmin'e dedik bizi Safranbolu’ya götür; “seksen kilometre sonra sağa dönün” dedi. Çok basit yaklaşıyor hayata Garmin, beğeniyorum felsefesini.

Yarın: Safranbolu...

29 Ocak 2009 Perşembe

Kylie Minogue gibi yar, Avustralya gibi diyar

Halkımızın uzak mesafeden iletişim dersini sabırsızlıkla beklediğinin farkındayım. Bazı arkadaşların konuyu öğrenemediği için yanlış bir şey yapmayayım endişesiyle telefonda konuşmayı bıraktığını, internet kablolarını ısırdığını, Çamlıca tepesine çıkıp “blogda yeri yok” diye televizyon vericilerini taşladığını duyuyorum. Siz de haklısınız tabi, lakin henüz yazamayacağım bu hususta; daha acil müdahale bekleyen bir konu var.

Bugün müzik kültürü ve sosyal ilişkilere yansıması konusunu öğreneceğiz. Genç okurlarımın oh yaşadık, sayenizde alemlerde bir numara olacağız diye hemen sevindiğini görüyorum, fakat maalesef bu yazı onlara değil, daha geçkince okurlarıma hitap edecek. Nasıl eder de müzik bahsi açıldığında kırdığımız potlar yüzünden cemiyet içinde mahcup olmayız, ona bakacağız.

İlk başta dikkat etmemiz gereken husus şudur: Herifseniz bilmediğiniz sanatçının adını ortama uymak için yalandan zikretmeyin. Barda pavyonda bilgili görünmek maksadıyla “baba Elmore James gibisi gelmedi bi daha hakkaten" derseniz, ağ kurmuş bekleyen bir hayranı yanınızda biter, ipliğinizi pazara çıkarır. Kadınsanız ve müzik bilginiz kıtsa, kocanızın/manitanızın dinlediği sanatçıları kendinize maledip “ay çok hayranıyım, konseri olsa bir tencere dolma sarıp kapıda sabahlarım” demeyin. Normalde kadınların yüzde sekseni böyle yaptığı için pek bir riski yoktur, ama Nick Cave düzeyinde kalmasında fayda var. Hava basacağım diye hırslanıp ifrata kaçmamak lazım. Nitekim ben gözünden anlarım senin Funker Vogt’u eski manitan olan o şeytan kılıklı herif dinlediği için bildiğini, alimallah yerin dibine sokarım arkadaşlarının yanında, terbiyesiz.

İkinci husus ise, pek muhabbet duyduğunuz, ama bu bilginin kamuya malolması itibarınızı zedeleyecek sanatçıların adını uluorta anmamaktır. Ben misal evde gizli gizli Debbie Gibson dinlerim, Burak Kut’un Benimle Oynama/Çılgınım albümüyle hüzünlenirim. Ama bu hayranlığımı dışarıda dile getirsem yanlış anlaşılır, etraftaki çapkın gayler göz süzer. Ha bunu niye anlatıyorum? Adını vermek istemediğim bloglarda bazı arkadaşlar habire “Bon Jovi ile karaoke haykırdım, The Cure söyledi ben coştum” diye yazıyorlar bilinçsizce. Yakından tanımasam da bunları okusam selamı sabahı keserim; müzikseverler arasında ilk intiba çok mühimdir nitekim. Halbuki bak yine başka bir blog sahibi muhterem, evinde başköşeye Duman grubunun posterini astığı, Jessica Simpson eşliğinde raks ettiği halde bloguna on bir yaşımda Leonard Cohen’le tanıştım, Tom Waits dinlemeden uyuyamam yazıyor. Onun yerine Britney Spears benim için bir numaradır yazdığını düşünsene. Rezillik.

Şimdi uygulamalı görebilmeniz için ben bu hafta severek dinlediğim albümleri yazacağım. Siz de nasıl olması gerektiğini öğrenin, bir daha aynı hataları yapmayın.

---


Dostlarım bilir, Keith Jarrett’in caz piyanistliğinin yanında klasik yorumlarını da çok severim (bir kere konserine gitmiş tesadüfen, uzman kesildi). Sayesinde tanıştığım ve enstrümanına olan hakimiyetine hayran olduğum Michala Petri ile birlikte çaldıkları Handel’in klavsen ve blokflüt için sonatları geçen hafta pikabımın iğnesini eskitti (bırak, internetten indirmişsin işte ne pikabı). Uzun zamandır Handel dinlemediğim için kendimi suçlu hissettirdi bu harika çalışma bana (lan geçen gün gastenin haftasonu ekinde duydun adamın adını ilk kez, utanmıyorsun).


Tears for Fears’ı çoğunluk ikinci albümleri Songs from the Big Chair ile tanır (ben yuvada tanıştım diyor). 1983 tarihli ilk albümleri The Hurting’i her Pazar sabahı dinlemek ise benim için bir ibadet gibidir. Curt Smith’in Mad World’deki derinden gelen vokali kahvaltıma eşlik eder, başka dünyalara götürür beni (aha vokalisti şaşırdı).


The Ting Tings'in debut albümü We Started Nothing benim için geçen yılın en güzel sürpriziydi. Prodigy’den beri yeni çıkan bir gruptan bu kadar heyecan duymamıştım (kadayıf olduğu halde gündemi de takip ettiğini söylüyor).


---

Bir başka derste görüşmek üzere. Afiyet olsun.

20 Ocak 2009 Salı

Kung-Fu Yapanın Dostu Olmaz

Bugün sizlere iletişim konusundan bahsetmek istiyorum. Kolaylık olsun diye bölümlere ayırdım.


Yakın mesafeden iletişim

Ecnebi memleketlerde, bilhassa tekin olmayan şehirlerde oturan hanımlar Uzakdoğu sporları öğrenirler ki hırsız, uğursuz saldırdığında kendini savunsun. Diyelim ki bizim memlekette sokakta kendimi koruyayım diye Uzakdoğu şeysi öğrendin, reflekslerin de şahane. Rahat durmaz ki bizim millet; ikide bir koluna, omzuna biri el atar, bir şey sorası gelir. Kapkaççıdan korunacağım derken on saniyede bir arkanızı dönüp "ki-yaaayt" dersiniz sade vatandaşa. Tabii ecnebinin yakın mesafe iletişimi sözlü, bizde ise ilk seçenek ellemeli, dürtmeli. O yüzden içinde bulunduğumuz topluma uyum sağlamalı ve judo, karate gibi ani hareketlere değil, yavaş ve mülayim hareketlere dayalı savunma sporlarına ağırlık vermeliyiz. Ata sporumuz her zaman için uygundur. Herhangi bir saldırı durumunda kendinizi yere atıp kol ve bacaklarınızı açarsanız, saldırganın sizi kaldırmak için çırpması gerekecektir (bkz. aşağıdaki resim). Üstün teknik isteyen bir hareket olduğundan başarılı olma ihtimali çok düşüktür, güvende sayılırsınız. Devamında minderden kaçma hareketiyle ufak ufak ilerleyerek kalabalığa karışabilirsiniz.


Geçen hafta kocaman kitapçılardan birine girdim. Normalde kentimizin Mumbai light diyebileceğimiz itiş kakışlı, temas yoğun ortamından hazzetmesem de uyum sağlarım. Sokakta her türlü ön sevişme hareketine hazırlıklıyımdır; mesela omuz atıldığında asla ikili Axel yapmam, dostça geri omuz atarım. Ama insan kitapçı gibi nezih bir ortamda gevşiyor ister istemez. Yarı çömelmiş bir vaziyette alt raflardaki eserleri kurcalıyordum ki, birden böbreğime gelen bir epe darbesiyle irkildim. Mahallemizde peynir tenekesi üstünde kasap amca ile tavla oynarkenki halini sevdiğimiz, ama geçen otuz senede tuhafiyecilikten cep telefonu bayiliğine yükselip bizlerden kopan esnaf abi nazikçe belimden dürtmüştü...

Vücut diliyle iletişim

Esnaf abi çenesiyle yerde duran eldivenimi gösterdi konuşmaya gerek duymadan. En başta dürtmeye vermem gereken 20 derece/saniyelik hızla kafamı çevirip omzumun üstünden “ne ayaksın?” bakışı atma tepkisini boş bulunup kaçırmış, nonoş gibi irkildiğim için bıçkın esnaf abinin gözünden düşmüştüm. Gözlerinden belliydi, neredeyse pişmandı güzellik yapıp eldivenimi bana
bağışladığına. Neyse ki kendimi çabuk toparladım ve boynumu sağa doğru 30 derece ve eşzamanlı olarak öne doğru 15 derece eğerken sol gözümü de 1/3 oranında kısma hareketiyle sözsüz eyvallah deyip zevahiri kurtardım. Esasen çok riskli harekettir. Fazla hızlı yaparsanız, kafayı eğerken kazayla ağzınızı oynatırsanız ya da gözünüzü kısmayı unutursanız eyvallah ifadesi değil şaşırmış kuçu ifadesi takınırsınız. Bir de bu harekete eşlik eden ve üç “y” ile eyvallah manasına gelen sağ eli sol göğse götürme hareketi vardır. Yerli yersiz uygulanması hoş değildir; misal garson çay getirdiğinde yapılmaz. Ciddi teşekkür gerektiren durumlarda ve tercihen elde tespih varken yapılması uygundur.

Bir sonraki yazımda sizlere uzaktan iletişimi öğreteceğim.

16 Ocak 2009 Cuma

Herkes Hakan Peker olamaz

On yıl evvel uzaktan tanış olduğum bir amcabeyin evine gitmiştim. Amca hafif sert, korkulası bir eski toprak. Bir vesileyle çalışma odasına girdim. Anam o ne? Gözüm çıkaydı da görmez olaydım; kapının arkasında kocaman bir poster: Motosiklet üstünde duran yarı çıplak bir hanım. İşte o meşum anda bir erkeğin düşebileceği en acıklı, en sefil durumun ne olduğunu öğrenmiş bulundum. Gençken istersen Everest'e tırman, istersen aya git; 75 yaşında hala "bende iş bitmedi" yalanını afiş asarak duyurmaya çalışıyorsan cemiyet nazarında bitmişsin demektir arkadaş.

Daha sonra (hala on yıl önceden bahsediyorum) konunun muhakemesini yapınca Bedri Baykam ve benzerlerini neden gülünç bulduğumu da idrak ettim. Demek ki sadece 75 değil 40 yaşında da maskara ediyormuş insanı "göbeğim kemerimi örtüyor olabilir ama hala iddialıyım di mi" temennisini hayata geçirmeye çalışmak.

Binaenaleyh geleceğim husus şudur: Kocalarınız, manitalarınız (kendiniz?) bahsettiğim sınıra erişmiş olmalı; bir manevi check-up yaptırmanın vaktidir. Aşağıdaki hususlar size uyuyorsa telaş
etmeyin, çözümleri de beraberinde sunuyorum.

- Adamın saçlar döküldü, kuyruğu di
k tutmak için kafayı kazıtıyor.
Öneri: Lise çıkışlarına gidiyor olması muhtemel. Kocansa boşa; manitaysa bir daha telefonuna çıkma, evin kilidini değiştir; kendinsen hemen şimdi blogumu terk et.


- Saçları dökülmüş; kazıtmıyor ama dışarıda her daim beyzbol kepi takıp örtmeye çalışıyor.

Öneri: Yukarıdaki talimatlara ek olarak eve çağırıp tavayla dövebilirsiniz.


- Kendisi 90 kilonun üstünde ama geçenlerde 800 kiloluk bir spor araba aldı (a.k.a. şişko nuri vs.
fıstık).
Amacı: Halihazırda üstü açık değilse park halindeyken camları iki santim aralık bırakarak genç
hanımların içine telefon numaralarını atmasını umacak. Ama aracı denemeden aldıysa içine sığmayacak, ofisinin ya da her zaman gittiği mekanın önüne çektirip bekleyecek.
Öneri: Aldığı markaya göre değişir. Custom talimat gerekiyor, mesaj bırakırsanız geri dönerim.

Yaştan bağımsız: Alfa Romeo aldıysa süper kıro bir insan. Karısıysan, sevgilisiysen sen de kırosun, boyunuz devrilsin çekilin karşımdan.


- Aniden romantik serseri oldu. Eskiden tuvalette zagor okurken şimdi şarap kitapları okuyor, gurmelik öğrenmeye çalışıyor; glorified kebapçıları klas mekan diye ezberliyor; havalı yerlere gidip yakın plan fotoğraf çekiniyor; ehehe puro filan da içiyor bu be yok artık.

Öneri: Kocansa... Yok kocan olamaz, klasik abazan bu tarif ettiğim adam. Kazayla manitansa hemen sepetle. Nerden buldun bu herifi be, sen de bi acayipsin ha.


- 35 yaşına kadar mabadını minderden kaldırmamıştı, şimdi birden ekstrem sporlara merak saldı. Bir gün dalmaya gidiyor ertesi gün bancicanpik yapıyor.

Öneri: Yakında ölür ama sen yine de boşa istersen.


- Motosiklet aldı.
Öneri: Küçük Bebek caddesinin başladığı kavşakta bekle bikaç gün, mutlaka gelecektir. Arkadaşından ödünç aldığın rottweiler'i sal üstüne.


- Birdenbire çocukluğuna döndü. Eve üç bin parçalık tamirat ve alet takımı getirdi, kah maket yapıyor kah mobilya oyuyor.
Öneri: Yukarıdaki angutların yaptıklarını yapmayı gururuna yediremediği için çaresiz kalıp delirmiş. Sen yokken masanın altına girip parmağını emiyor olabilir, eve gizli kamera koy, kontrol et. Dediğim doğruysa gerekirse kendi çabanla adama metres bul, hayata tutunsun.


- 30 küsur yaşına kadar metalci siyahından başka renk giymezdi, kadayıf olunca genç görünmek için birden cıvıl cıvıl kırmızılara, yeşillere büründü; Yeni Gine cennet kuşu gibi oldu başımıza.

Öneri: Aa bu benim lan. Tüh.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Isınma Turu - Anılar 9

Takriben on beş sene önce, Bostancı-Taksim dolmuşu. Gecenin kör bir saati. Yolun sonuna gelinmiş, Gümüşsuyu yokuşundan yukarı çıkılıyor. Dolmuşçu enteresan bir abi; tipine baksan Müslümcü ama teypte Nick Cave çalıyor.
Sağ ön koltukta oturan halk tipi genç:
- Abi bu şarkıcı da iyiymiş ha.
- Bunu dinleyince bi ufak içmiş gibi oluyorum. Ama Leonard Cohen diye bi zat var, onu dinleyince bi büyük bi de çift kağıtlı içmiş gibi oluyorum.

not: bu hikayeyi başımdan geçmiş gibi yazdım ama sonradan düşündüm de başımdan geçen benzer bir şeyle başkasının anısını birleştirmiş olabilirim. demans çağımızın vebası nitekim. ama 15 sene önce nick cave dinleyen dolmuşçudan eminim bak, o yalan değil.


Sene 2008. Koşu ayakkabısı mı ne alınacaktır, Adidas mağazasına girilir.
- Buyrun efendim sepet efendim.
- Maalesef biz spor malzemesi satmıyoruz.
Etrafa baktım, mağaza mal dolu olmakla birlikte hakikaten spor malzemesi yoktu. Önce sorgulamak istedim, sonra vazgeçtim çıktım.


Geçenlerde arkadaş ortamında okulu 95 yaşında bitirmiş olmamla ilgili şakalaşıyorduk. Muhteremlerden birinin aklına o yaşa kadar öğrenci olduğum için babamdan harçlık almış olabileceğim geldi.
- Buba havale yapsana, Audi A6 alıcam.
- Fesupanallah.
- Ya bütün lise arkadaşlarımda var ya ben de istiyorum.
- Oğlum o arkadaşlarının biri Yapı Kredi'de, öteki Garanti'de GMY, makam arabası o.


Az önce yukarıdaki fotoyu bulabilmek için filmin adını hatırlamaya çalışıyordum kafamı duvarlara vurarak. Sonunda belki Ali İzzet beyle birlikte seyretmişizdir bunu diyerek kendisini aramaya karar verdim. Yirmi sene önce birlikte izlediğimiz on bin filmden biriyse bile sonradan bahsi geçmemiş, gayet önemsiz bir eser.
Konuşma aynen şöyle gerçekleşti:
- Ali ya seninle bi film seyretmiştik, yaşlı bir işadamı yeniden okula git...
- Back to school
- Yuh!