skip to main |
skip to sidebar
Halkımızın uzak mesafeden iletişim dersini sabırsızlıkla beklediğinin farkındayım. Bazı arkadaşların konuyu öğrenemediği için yanlış bir şey yapmayayım endişesiyle telefonda konuşmayı bıraktığını, internet kablolarını ısırdığını, Çamlıca tepesine çıkıp “blogda yeri yok” diye televizyon vericilerini taşladığını duyuyorum. Siz de haklısınız tabi, lakin henüz yazamayacağım bu hususta; daha acil müdahale bekleyen bir konu var.
Bugün müzik kültürü ve sosyal ilişkilere yansıması konusunu öğreneceğiz. Genç okurlarımın oh yaşadık, sayenizde alemlerde bir numara olacağız diye hemen sevindiğini görüyorum, fakat maalesef bu yazı onlara değil, daha geçkince okurlarıma hitap edecek. Nasıl eder de müzik bahsi açıldığında kırdığımız potlar yüzünden cemiyet içinde mahcup olmayız, ona bakacağız.
İlk başta dikkat etmemiz gereken husus şudur: Herifseniz bilmediğiniz sanatçının adını ortama uymak için yalandan zikretmeyin. Barda pavyonda bilgili görünmek maksadıyla “baba Elmore James gibisi gelmedi bi daha hakkaten" derseniz, ağ kurmuş bekleyen bir hayranı yanınızda biter, ipliğinizi pazara çıkarır. Kadınsanız ve müzik bilginiz kıtsa, kocanızın/manitanızın dinlediği sanatçıları kendinize maledip “ay çok hayranıyım, konseri olsa bir tencere dolma sarıp kapıda sabahlarım” demeyin. Normalde kadınların yüzde sekseni böyle yaptığı için pek bir riski yoktur, ama Nick Cave düzeyinde kalmasında fayda var. Hava basacağım diye hırslanıp ifrata kaçmamak lazım. Nitekim ben gözünden anlarım senin Funker Vogt’u eski manitan olan o şeytan kılıklı herif dinlediği için bildiğini, alimallah yerin dibine sokarım arkadaşlarının yanında, terbiyesiz.
İkinci husus ise, pek muhabbet duyduğunuz, ama bu bilginin kamuya malolması itibarınızı zedeleyecek sanatçıların adını uluorta anmamaktır. Ben misal evde gizli gizli Debbie Gibson dinlerim, Burak Kut’un Benimle Oynama/Çılgınım albümüyle hüzünlenirim. Ama bu hayranlığımı dışarıda dile getirsem yanlış anlaşılır, etraftaki çapkın gayler göz süzer. Ha bunu niye anlatıyorum? Adını vermek istemediğim bloglarda bazı arkadaşlar habire “Bon Jovi ile karaoke haykırdım, The Cure söyledi ben coştum” diye yazıyorlar bilinçsizce. Yakından tanımasam da bunları okusam selamı sabahı keserim; müzikseverler arasında ilk intiba çok mühimdir nitekim. Halbuki bak yine başka bir blog sahibi muhterem, evinde başköşeye Duman grubunun posterini astığı, Jessica Simpson eşliğinde raks ettiği halde bloguna on bir yaşımda Leonard Cohen’le tanıştım, Tom Waits dinlemeden uyuyamam yazıyor. Onun yerine Britney Spears benim için bir numaradır yazdığını düşünsene. Rezillik.
Şimdi uygulamalı görebilmeniz için ben bu hafta severek dinlediğim albümleri yazacağım. Siz de nasıl olması gerektiğini öğrenin, bir daha aynı hataları yapmayın.
---
Dostlarım bilir, Keith Jarrett’in caz piyanistliğinin yanında klasik yorumlarını da çok severim (bir kere konserine gitmiş tesadüfen, uzman kesildi). Sayesinde tanıştığım ve enstrümanına olan hakimiyetine hayran olduğum Michala Petri ile birlikte çaldıkları Handel’in klavsen ve blokflüt için sonatları geçen hafta pikabımın iğnesini eskitti (bırak, internetten indirmişsin işte ne pikabı). Uzun zamandır Handel dinlemediğim için kendimi suçlu hissettirdi bu harika çalışma bana (lan geçen gün gastenin haftasonu ekinde duydun adamın adını ilk kez, utanmıyorsun).
Tears for Fears’ı çoğunluk ikinci albümleri Songs from the Big Chair ile tanır (ben yuvada tanıştım diyor). 1983 tarihli ilk albümleri The Hurting’i her Pazar sabahı dinlemek ise benim için bir ibadet gibidir. Curt Smith’in Mad World’deki derinden gelen vokali kahvaltıma eşlik eder, başka dünyalara götürür beni (aha vokalisti şaşırdı).
The Ting Tings'in debut albümü We Started Nothing benim için geçen yılın en güzel sürpriziydi. Prodigy’den beri yeni çıkan bir gruptan bu kadar heyecan duymamıştım (kadayıf olduğu halde gündemi de takip ettiğini söylüyor).
---
Bir başka derste görüşmek üzere. Afiyet olsun.
Bugün sizlere iletişim konusundan bahsetmek istiyorum. Kolaylık olsun diye bölümlere ayırdım.
Yakın mesafeden iletişimEcnebi memleketlerde, bilhassa tekin olmayan şehirlerde oturan hanımlar Uzakdoğu sporları öğrenirler ki hırsız, uğursuz saldırdığında kendini savunsun. Diyelim ki bizim memlekette sokakta kendimi koruyayım diye Uzakdoğu şeysi öğrendin, reflekslerin de şahane. Rahat durmaz ki bizim millet; ikide bir koluna, omzuna biri el atar, bir şey sorası gelir. Kapkaççıdan korunacağım derken on saniyede bir arkanızı dönüp "ki-yaaayt" dersiniz sade vatandaşa. Tabii ecnebinin yakın mesafe iletişimi sözlü, bizde ise ilk seçenek ellemeli, dürtmeli. O yüzden içinde bulunduğumuz topluma uyum sağlamalı ve judo, karate gibi ani hareketlere değil, yavaş ve mülayim hareketlere dayalı savunma sporlarına ağırlık vermeliyiz. Ata sporumuz her zaman için uygundur. Herhangi bir saldırı durumunda kendinizi yere atıp kol ve bacaklarınızı açarsanız, saldırganın sizi kaldırmak için çırpması gerekecektir (bkz. aşağıdaki resim). Üstün teknik isteyen bir hareket olduğundan başarılı olma ihtimali çok düşüktür, güvende sayılırsınız. Devamında minderden kaçma hareketiyle ufak ufak ilerleyerek kalabalığa karışabilirsiniz.

Geçen hafta kocaman kitapçılardan birine girdim. Normalde kentimizin Mumbai light diyebileceğimiz itiş kakışlı, temas yoğun ortamından hazzetmesem de uyum sağlarım. Sokakta her türlü ön sevişme hareketine hazırlıklıyımdır; mesela omuz atıldığında asla ikili Axel yapmam, dostça geri omuz atarım. Ama insan kitapçı gibi nezih bir ortamda gevşiyor ister istemez. Yarı çömelmiş bir vaziyette alt raflardaki eserleri kurcalıyordum ki, birden böbreğime gelen bir epe darbesiyle irkildim. Mahallemizde peynir tenekesi üstünde kasap amca ile tavla oynarkenki halini sevdiğimiz, ama geçen otuz senede tuhafiyecilikten cep telefonu bayiliğine yükselip bizlerden kopan esnaf abi nazikçe belimden dürtmüştü...
Vücut diliyle iletişim
Esnaf abi çenesiyle yerde duran eldivenimi gösterdi konuşmaya gerek duymadan. En başta dürtmeye vermem gereken 20 derece/saniyelik hızla kafamı çevirip omzumun üstünden “ne ayaksın?” bakışı atma tepkisini boş bulunup kaçırmış, nonoş gibi irkildiğim için bıçkın esnaf abinin gözünden düşmüştüm. Gözlerinden belliydi, neredeyse pişmandı güzellik yapıp eldivenimi bana bağışladığına. Neyse ki kendimi çabuk toparladım ve boynumu sağa doğru 30 derece ve eşzamanlı olarak öne doğru 15 derece eğerken sol gözümü de 1/3 oranında kısma hareketiyle sözsüz eyvallah deyip zevahiri kurtardım. Esasen çok riskli harekettir. Fazla hızlı yaparsanız, kafayı eğerken kazayla ağzınızı oynatırsanız ya da gözünüzü kısmayı unutursanız eyvallah ifadesi değil şaşırmış kuçu ifadesi takınırsınız. Bir de bu harekete eşlik eden ve üç “y” ile eyvallah manasına gelen sağ eli sol göğse götürme hareketi vardır. Yerli yersiz uygulanması hoş değildir; misal garson çay getirdiğinde yapılmaz. Ciddi teşekkür gerektiren durumlarda ve tercihen elde tespih varken yapılması uygundur.
Bir sonraki yazımda sizlere uzaktan iletişimi öğreteceğim.
On yıl evvel uzaktan tanış olduğum bir amcabeyin evine gitmiştim. Amca hafif sert, korkulası bir eski toprak. Bir vesileyle çalışma odasına girdim. Anam o ne? Gözüm çıkaydı da görmez olaydım; kapının arkasında kocaman bir poster: Motosiklet üstünde duran yarı çıplak bir hanım. İşte o meşum anda bir erkeğin düşebileceği en acıklı, en sefil durumun ne olduğunu öğrenmiş bulundum. Gençken istersen Everest'e tırman, istersen aya git; 75 yaşında hala "bende iş bitmedi" yalanını afiş asarak duyurmaya çalışıyorsan cemiyet nazarında bitmişsin demektir arkadaş.
Daha sonra (hala on yıl önceden bahsediyorum) konunun muhakemesini yapınca Bedri Baykam ve benzerlerini neden gülünç bulduğumu da idrak ettim. Demek ki sadece 75 değil 40 yaşında da maskara ediyormuş insanı "göbeğim kemerimi örtüyor olabilir ama hala iddialıyım di mi" temennisini hayata geçirmeye çalışmak.
Binaenaleyh geleceğim husus şudur: Kocalarınız, manitalarınız (kendiniz?) bahsettiğim sınıra erişmiş olmalı; bir manevi check-up yaptırmanın vaktidir. Aşağıdaki hususlar size uyuyorsa telaş etmeyin, çözümleri de beraberinde sunuyorum.
- Adamın saçlar döküldü, kuyruğu dik tutmak için kafayı kazıtıyor.
Öneri: Lise çıkışlarına gidiyor olması muhtemel. Kocansa boşa; manitaysa bir daha telefonuna çıkma, evin kilidini değiştir; kendinsen hemen şimdi blogumu terk et.
- Saçları dökülmüş; kazıtmıyor ama dışarıda her daim beyzbol kepi takıp örtmeye çalışıyor.
Öneri: Yukarıdaki talimatlara ek olarak eve çağırıp tavayla dövebilirsiniz.
- Kendisi 90 kilonun üstünde ama geçenlerde 800 kiloluk bir spor araba aldı (a.k.a. şişko nuri vs. fıstık).
Amacı: Halihazırda üstü açık değilse park halindeyken camları iki santim aralık bırakarak genç hanımların içine telefon numaralarını atmasını umacak. Ama aracı denemeden aldıysa içine sığmayacak, ofisinin ya da her zaman gittiği mekanın önüne çektirip bekleyecek.
Öneri: Aldığı markaya göre değişir. Custom talimat gerekiyor, mesaj bırakırsanız geri dönerim.
Yaştan bağımsız: Alfa Romeo aldıysa süper kıro bir insan. Karısıysan, sevgilisiysen sen de kırosun, boyunuz devrilsin çekilin karşımdan.
- Aniden romantik serseri oldu. Eskiden tuvalette zagor okurken şimdi şarap kitapları okuyor, gurmelik öğrenmeye çalışıyor; glorified kebapçıları klas mekan diye ezberliyor; havalı yerlere gidip yakın plan fotoğraf çekiniyor; ehehe puro filan da içiyor bu be yok artık.
Öneri: Kocansa... Yok kocan olamaz, klasik abazan bu tarif ettiğim adam. Kazayla manitansa hemen sepetle. Nerden buldun bu herifi be, sen de bi acayipsin ha.
- 35 yaşına kadar mabadını minderden kaldırmamıştı, şimdi birden ekstrem sporlara merak saldı. Bir gün dalmaya gidiyor ertesi gün bancicanpik yapıyor.
Öneri: Yakında ölür ama sen yine de boşa istersen.
- Motosiklet aldı.
Öneri: Küçük Bebek caddesinin başladığı kavşakta bekle bikaç gün, mutlaka gelecektir. Arkadaşından ödünç aldığın rottweiler'i sal üstüne.
- Birdenbire çocukluğuna döndü. Eve üç bin parçalık tamirat ve alet takımı getirdi, kah maket yapıyor kah mobilya oyuyor.
Öneri: Yukarıdaki angutların yaptıklarını yapmayı gururuna yediremediği için çaresiz kalıp delirmiş. Sen yokken masanın altına girip parmağını emiyor olabilir, eve gizli kamera koy, kontrol et. Dediğim doğruysa gerekirse kendi çabanla adama metres bul, hayata tutunsun.
- 30 küsur yaşına kadar metalci siyahından başka renk giymezdi, kadayıf olunca genç görünmek için birden cıvıl cıvıl kırmızılara, yeşillere büründü; Yeni Gine cennet kuşu gibi oldu başımıza.
Öneri: Aa bu benim lan. Tüh.
Takriben on beş sene önce, Bostancı-Taksim dolmuşu. Gecenin kör bir saati. Yolun sonuna gelinmiş, Gümüşsuyu yokuşundan yukarı çıkılıyor. Dolmuşçu enteresan bir abi; tipine baksan Müslümcü ama teypte Nick Cave çalıyor.
Sağ ön koltukta oturan halk tipi genç:
- Abi bu şarkıcı da iyiymiş ha.
- Bunu dinleyince bi ufak içmiş gibi oluyorum. Ama Leonard Cohen diye bi zat var, onu dinleyince bi büyük bi de çift kağıtlı içmiş gibi oluyorum.
not: bu hikayeyi başımdan geçmiş gibi yazdım ama sonradan düşündüm de başımdan geçen benzer bir şeyle başkasının anısını birleştirmiş olabilirim. demans çağımızın vebası nitekim. ama 15 sene önce nick cave dinleyen dolmuşçudan eminim bak, o yalan değil.
Sene 2008. Koşu ayakkabısı mı ne alınacaktır, Adidas mağazasına girilir.
- Buyrun efendim sepet efendim.
- Maalesef biz spor malzemesi satmıyoruz.
Etrafa baktım, mağaza mal dolu olmakla birlikte hakikaten spor malzemesi yoktu. Önce sorgulamak istedim, sonra vazgeçtim çıktım.
Geçenlerde arkadaş ortamında okulu 95 yaşında bitirmiş olmamla ilgili şakalaşıyorduk. Muhteremlerden birinin aklına o yaşa kadar öğrenci olduğum için babamdan harçlık almış olabileceğim geldi.
- Buba havale yapsana, Audi A6 alıcam.
- Fesupanallah.
- Ya bütün lise arkadaşlarımda var ya ben de istiyorum.
- Oğlum o arkadaşlarının biri Yapı Kredi'de, öteki Garanti'de GMY, makam arabası o.
Az önce yukarıdaki fotoyu bulabilmek için filmin adını hatırlamaya çalışıyordum kafamı duvarlara vurarak. Sonunda belki Ali İzzet beyle birlikte seyretmişizdir bunu diyerek kendisini aramaya karar verdim. Yirmi sene önce birlikte izlediğimiz on bin filmden biriyse bile sonradan bahsi geçmemiş, gayet önemsiz bir eser.
Konuşma aynen şöyle gerçekleşti:
- Ali ya seninle bi film seyretmiştik, yaşlı bir işadamı yeniden okula git...
- Back to school
- Yuh!