26 Mayıs 2009 Salı

Safranbolu

Amasra’dan kaçmadan önce belki etrafında görülesi yerler vardır, ondan meşhurdur, yoksa kimse şuncacık şeyi görmeye yüzlerce kilometre öteden gelmez diye düşünüp civar sahil köylerine de baktık. Gözünüzde canlandırmak isterseniz: Marmara Bölgesi sayfiye köylerinin doksanların başındaki hali gibi aynı. 3-4 katlı, “sıva şart tabi ama boyaya üşendik” mimari ekolünden yazlıklar sıra sıra, bahçesi varsa mutlaka çok perişan ve her türlü nebat kurumuş (Mayıs ayında ve Karadeniz kıyısında nasıl her şey kurumuş olabilir diye düşünebilirsiniz, ben de merak ettim), önlerinde tatil sefası yapan atletli amcalar ve on santim derinlikte bile dibi görünmeyen denize giren bağışıklık sistemi çok gelişmiş evlatlarımız.

Şimdi idrak ediyorum ki okuduğum onca övgü dolu yazının hepsi hafta sonu çamaşır makinesini seyredip Pazartesi günü iş arkadaşlarına “deniz sefası yaptım” diyecek kadar acınası durumdaki Ankara insanları tarafından yazılmış sanırım.

Safranbolu yolunda enteresan bir şey yoktu. Yeter diye Bartın’dan benzin almayı ihmal edip, son 10 kilometreyi peygamber vitesiyle gitmek, 3-5 kilometre kala acep ne kadar yeter sayacında “0 km” ibaresini gördükten sonra Köy Hizmetleri’nin - hani kanundan kaçan kişiler Meksika sınırını geçtikten sonra benzin almak için çöl ortasında bir yerde durur, iki tane ellişer yaşında güneşten solmuş pompa ve fonda çöl rüzgarıyla yuvarlanan kuru otlar vardır ya, aha onun aynısı olan – tesisinden benzin dilenmemiz haricinde heyecanlı bir durum olmadı.

Yine giden/bilen kimseye sormamış olduğumuzdan kalacak yer beğenmek için şehri tavaf ettik önce. Ve yine turlarla gelmiş, sıcakkanlı ve sürekli çok gürültü yapan binlerce Anadolu insanıyla omuz omuza yürüdük o eski sokaklarda. Neyse efenim neticede diğerleri hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı için mecburen kasabanın en bilindik oteline yerleştik...

Şimdi adı konak, dışarıdan bakınca da konak, lakin odalara girince anlıyoruz ki yapan amcalar konaktan değil köyden gelmiş, dekorasyon öyle diyor bize. Rahmetli babaannem sağ olsaydı, ben de hafif durgun olsaydım ve odaların fotoğrafını çekip “bak babannecim konakta kaldım” deseydim, “ah evladım konağın esas sahipleri eşyalarını alıp çoktan kaçmış, fukaralar yerleşmiş buraya” derdi. Yerdeki kilimi marketten alırsın yirmi liraya, sağa sola iki üç tane sahte dantel koymuşlar, divan var ama bildiğin çekyatın cam kenarına sabitlenmiş olanı, duvarda da üç tane çini kap var ki yine marketten alırsın tanesi onar liradan. Nitekim hem Amasra’daki hem de Safranbolu'daki otelcilere seslenmek isterim: Arkadaşlar bir odanın içine harcadığınız para bir günlük fiyatının üstünde olsa daha şık olmaz mı? Ege’de en tırt pansiyonda bile oda maliyeti/gecelik fiyat oranı daha yüksektir emin olunuz.

Neyse efendim iyi niyetli ve temiz olmakla birlikte pek kıro olan ve konak taklidi yapan bu köy pansiyonuna yerleştik. Biz odaya girer girmez fırtına ve sağanak başladığı için ancak gece olup tur insanları ortalıktan çekildikten sonra çıkıp şehri güzelce gezdik. Ben de nihayet bu seyahatte ilk kez mutlu oldum. Yeni yağmur yağmış, etraf güzel kokuyor, güzel binalar, enteresan şeyler satan birkaç dükkan...


Ertesi gün tahminimden çok daha büyük olan kasabayı gezmekle geçti. Ben öğlene kadar bitiririz diyordum ama meşhur evlere filan hiç bakmadığımız halde müzeydi, çarşıydı derken neredeyse akşam oldu. Müze komik: Kasaba halkı ellerinde eski ve ilginç olduğunu düşündükleri ne varsa doldurmuş içine. Safranbolu ile alakalı alakasız bir sürü şey. Profesyonel bir yer olmadığını ve kendi çabalarıyla yaptıklarını düşünüp sevimli bulabiliriz yine de.

Çarşıda, şu meşhur çarşı içi kahvenin hemen yanında kendi yaptıkları ahşap eşyaları satan bir yer vardı, oraya kanım kaynadı epey. Bir de tesadüfen ev yemekleri yapan bir yere girdik gezerken. Adını unuttum ama büyük gazetelere çıkacak kadar meşhurmuş zaten. Pek latifti hakikaten.

Bir gece daha kalmayı manalı bulmadığımız için dönelim dedik. Ama dönmeden önce civardaki su kemerini ve mağarayı gezmemiz şartmış. Hatta yemekleri nefis olmakla beraber zooloji bilgisi zayıf olan hanımefendi mağarada yüzyıllardır yaşayan ve bekçilik yapan tek bir yarasa olduğunu bile söyledi. O esnada Francis Bacon ve Yaşar Kemal benim dayım olsun, evlerine gidip ağlayarak bu duyduğumu anlatayım, onlar da sırtımı sıvazlayıp beni teselli etsin istedim.

Garmin’e dedik bizi su kemerine götür. Kendisi hüsnüniyetli ama yapay zekası çok parlak değil. Kemer yerine aynı isimli köye götürdü bizi. Oradan epey uğraşıp didinerek Safranbolu'ya su götüren bu heybetlice kemeri bulduk (heybetli dediğim Bozdoğan kemerinin üçte biri). Ben çok sıkıştığım için kemerin yanına çişimi yaptım mecburen; yani olur da bu sene oralara giderseniz musluktan su içmeyin.

Kemeri gördükten sonra Garmin’e bizi Bulak mağarasına götür dedik, yine aynı şeyi yaptı cibilliyetsiz ve Bulak köyüne götürdü. Üstelik kuş uçuşu Safranbolu’nun dibinde olmasına rağmen tee Karabük üstünden... Karabük’ten çıktıktan sonra yol önce asfalttan şoseye döndü, sonra 2 araba genişlikten 1,5 araba genişliğine indi, sonra toprak oldu, bahse konu köyü geçip mağara 4 km tabelasını gördükten sonra toprak traktör yoluna dönüştü. Biz ekieki yol ne biçim diye eğleşirken bir süre sonra yolun yarısı dere oldu. Neyse dağ başında kalıp kurda kuşa yem olmadan mağaraya vardık toplam bir saatte. Meğerse Safranbolu’dan direkt asfalt yol varmış beş dakikada gelinen. Kötü Garmin!

Mağara enteresan, kaç yüz metre gidiyorsun hava şahane havadar. Başka mağaralarda dışarısı kırk dereceyken içeride elli metre gidersin kemiklerin çatlar soğuktan, burası gayet mülayim bir serinliğe sahip. Ve hakikaten dev gibi bir yer. Broşürde 6800 metre yazıyor ama sonradan 8000 metreye kadar mı ne inilmiş. Yuh gibi. Bahşiş almak için hanım gruplarına dikit ve sarkıtları gösterip "bak bu gelin, bu tavşan" diye geyik yapan mağara bekçisinden kaçıp gönlümüzce gezdik. Sırf burası için bile 5-6 saatlik yol gidilirmiş nitekim. (Bekçiye de haksızlık etmeyeyim, dikitlerden biri hakikaten aynı Noel Baba idi.)


Mağaraya gitmeden önce Safranbolu’ya dönmeyeceğimizi sanıp vedalaşmıştık ama güzel yol sayesinde tekrar gelince dayanamayıp kasayla Bağlar gazozu kattık bagaja.

Amasra’ya giderken benim istediğim az gezip çokça yatmaktı. Otelin bahçesinde yeşillikler içinde huzur bularak kitap okurum diye hayal kuruyordum. Dönerken idrak ettim ki hayalimdeki yer geçen ay gittiğimiz Gökçeada’daki otelmiş. Aynısını başka bir yerde bulmayı niye umuyorsun ki sen basiretsiz adam? Bir daha tövbe, gezip görmek istiyorsam tamam ama dinlenmek istiyorsam bilmediğim yere gitmem.

12 yorum:

aslı hayvanı dedi ki...

ya ben buralara olimpos, adrasan gibi yerleri bilirken gitmenin zaman kaybı olduğu hissinden kurtulamıyorum hiç. nasıl olsa orlardan daha güzel olamaz deye. ama yine de bi kere gidip görmek lazım herhalde.

nazif dedi ki...

belki marmara'da büyüdüğümüz için aşağı yukarı aynı diye buralar ilginç gelmiyordur bize. sahici karadeniz farklı olabilir, gidip görenlere sormak lazım.
tabi kime sorduğun da mühim. yirmi küsur yaşında hayatında ilk kez eşşek gören insan tanıdım ben. ona sorarsan misal sapanca bir cennet, yemyeşil der, ben gidip görünce "bu ne ya bizim oranın mezarlığı gibi" diye üzülüyorum.

şule dedi ki...

nazifim sahici karadeniz farklidir vallahi. bigun sizi mackada bizim koye gotureyim, yerinde tespit edelim durumu :)

aslı hayvanı dedi ki...

sapanca hakkaten iğrenç bi yer yannız. bi tek orda bi richmond var, wellness, spa mpa şeysi. 14 yaşından küçükler alınmıyo. belki oraya gidilebilir ensemiz yeterince kalınsa :P

Gülben dedi ki...

ya siz niye böyle hayata dair konuları konuştunuz ki? bence zooloji bilmeyen teyze bu yazının en şahane noktası, o teyzeyi ve onun konuşmasını dikkatle ve "şimdi ne gelicek" gerginliği ile izleyen nazifkişisini hayal edip, kafayı yiyorum....
nazif ayrıca çişini yapmış su kenarında... ahah ahahahhahh
bunlardan bahsedelim bence.

nazif dedi ki...

şulecim madem öyle dedin götürcen artık.

aslı ben gitmem sıpaya. pis pis şeyler sürüyolardır her yerine, sonra da yalandan ovalıyolardır ross'un phoebe'nin müşterisine tahta kaşıkla masaj yaptığı gibi. iğrenç.

teyze konusunu çok güzel tespit etmişsiniz değerli marhsall, hakikaten gezinin zirvesiydi dramatik açıdan. duyduğumda beynim uyuştu, oracıkta delirip üstümü başımı mı yırtayım, parmak kaldırıp "hanımefendi bi saniye" diye müdahil mi olayım bilemedim.

o günden beri geceleri rüyamda teyzeyle sakallı türkiş neo-evanjelistler birlik oluyor, "cenabırabüllalemin isterse bi yarasayı üç yüz yıl yaşatır, başka yarasa olsaydı ara geçiş formu olurdu hani fosili nerde göster" diye alay ediyorlar benimle.

aslı hayvanı dedi ki...

ya biz devamlı ve hep sefil bi halde gezen bir aile olduğumuzdan ve çocukla arabada başımıza gelen iğrenç olayların haddi hesabı bulunmadığından teyze, çiş filan normal geldi bana.

zeynep 2 yaşında ve konuşmazken edirne'nin mecidiye köyünde bir teyzeyle zeynep'in kusma molalarından birinde yaptığımız bir muhabbet vardır mesela.. kendi başına 2 blog yazısı çıkar ondan. (çocuğu nasıl konuşturacağımızı anlattı bize :D)

nazif dedi ki...

e anlat o zaman çabuk :)

kardeşim küçükken (iki yaşında falan herhalde) çok ağlıyordu, annem canından bezmişti. yine teyzenin biri akıl vermiş cuma günü ağzına babasının pabucuyla hafifçe vur diye. annem de utanmadan uygulamış bunu. çocuk hakikaten ağlamayı kesti, ama bu sefer de sürekli pabuçların altını yalamaya başladı.
neyse ki eskiden psikolog yoktu, olsa ühüü.

aslı hayvanı dedi ki...

bizimki rumeli köylüsü olduğu için nispeten modern tabii. önce "doktora çıkardınız mı?" dedi. baktı doktor bişii bulamamış, başladı kendi yöntemlerini sayıp dökmeye. işte onların köyde bi adam varmış da, bilmemne hayvanı dili bulup onu adama götürüp okutacakmışız da. sona kaynatıp suyunu içirecekmişiz de. neler neler... o kadar da ciddi ki.

bir de yalama dedin hatırladım, zeynep'in de bebekken dili büyüktü ve ağzının içine sığmadığı için her şeyi yaladığını düşünürdük biz. sonra yine bööle köylerden birinde bi teyze "hamileyken yılan mı gördün sen?" diyerek hayatımızdaki bu karanlık noktayı aydınlatmıştı :D

aslı hayvanı dedi ki...

paige hanım nerde? fetih şenliklerine katılmaya mı gitmiş?

Gülben dedi ki...

fetih kutlamaları tadında bir oluşumda yer aldım. yemekteydim. ben + 3 çiftten oluşan (çiftlerin erkeklerinin tümü - kadınlarından birisi yıllarrrdır arkadaşlarım) bir masa idik ve de masada gayri ihtiyari haremlik-selamlık formatta bir oturma düzeni oluştu... sonra bütün gece kadınlar kısmında olmamın gazabı ile "çocuk muhabbeti" dinledim. sabah kaçta uyandıklarından, uyanınca naaptıklarına, kendi başlarına kurguladıkları oyunlardan, başka çocuklarla iletişim stillerine kadar hiç ama hiç ilgilenmediğim bazı konuları dinledim... 6 ay kadar kendimi bi manastıra kapatsam diye düşünüyorum..

aslı hayvanı dedi ki...

aman boşver. erkek kısmında otursan, oğullarının daha şimdiden memeye ne kadar da düşkün bir çapkın olduğundan ya da bebekleri varsa onun bok kıvamı, büyüklüğü ve kokusundan bahsediyor onlar da. çok değişen bişii yok :)