Şimdi idrak ediyorum ki okuduğum onca övgü dolu yazının hepsi hafta sonu çamaşır makinesini seyredip Pazartesi günü iş arkadaşlarına “deniz sefası yaptım” diyecek kadar acınası durumdaki Ankara insanları tarafından yazılmış sanırım.
Safranbolu yolunda enteresan bir şey yoktu. Yeter diye Bartın’dan benzin almayı ihmal edip, son 10 kilometreyi peygamber vitesiyle gitmek, 3-5 kilometre kala acep ne kadar yeter sayacında “0 km” ibaresini gördükten sonra Köy Hizmetleri’nin - hani kanundan kaçan kişiler Meksika sınırını geçtikten sonra benzin almak için çöl ortasında bir yerde durur, iki tane ellişer yaşında güneşten solmuş pompa ve fonda çöl rüzgarıyla yuvarlanan kuru otlar vardır ya, aha onun aynısı olan – tesisinden benzin dilenmemiz haricinde heyecanlı bir durum olmadı.
Yine giden/bilen kimseye sormamış olduğumuzdan kalacak yer beğenmek için şehri tavaf ettik önce. Ve yine turlarla gelmiş, sıcakkanlı ve sürekli çok gürültü yapan binlerce Anadolu insanıyla omuz omuza yürüdük o eski sokaklarda. Neyse efenim neticede diğerleri hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı için mecburen kasabanın en bilindik oteline yerleştik...
Şimdi adı konak, dışarıdan bakınca da konak, lakin odalara girince anlıyoruz ki yapan amcalar konaktan değil köyden gelmiş, dekorasyon öyle diyor bize. Rahmetli babaannem sağ olsaydı, ben de hafif durgun olsaydım ve odaların fotoğrafını çekip “bak babannecim konakta kaldım” deseydim, “ah evladım konağın esas sahipleri eşyalarını alıp çoktan kaçmış, fukaralar yerleşmiş buraya” derdi. Yerdeki kilimi marketten alırsın yirmi liraya, sağa sola iki üç tane sahte dantel koymuşlar, divan var ama bildiğin çekyatın cam kenarına sabitlenmiş olanı, duvarda da üç tane çini kap var ki yine marketten alırsın tanesi onar liradan. Nitekim hem Amasra’daki hem de Safranbolu'daki otelcilere seslenmek isterim: Arkadaşlar bir odanın içine harcadığınız para bir günlük fiyatının üstünde olsa daha şık olmaz mı? Ege’de en tırt pansiyonda bile oda maliyeti/gecelik fiyat oranı daha yüksektir emin olunuz.
Neyse efendim iyi niyetli ve temiz olmakla birlikte pek kıro olan ve konak taklidi yapan bu köy pansiyonuna yerleştik. Biz odaya girer girmez fırtına ve sağanak başladığı için ancak gece olup tur insanları ortalıktan çekildikten sonra çıkıp şehri güzelce gezdik. Ben de nihayet bu seyahatte ilk kez mutlu oldum. Yeni yağmur yağmış, etraf güzel kokuyor, güzel binalar, enteresan şeyler satan birkaç dükkan...
Ertesi gün tahminimden çok daha büyük olan kasabayı gezmekle geçti. Ben öğlene kadar bitiririz diyordum ama meşhur evlere filan hiç bakmadığımız halde müzeydi, çarşıydı derken neredeyse akşam oldu. Müze komik: Kasaba halkı ellerinde eski ve ilginç olduğunu düşündükleri ne varsa doldurmuş içine. Safranbolu ile alakalı alakasız bir sürü şey. Profesyonel bir yer olmadığını ve kendi çabalarıyla yaptıklarını düşünüp sevimli bulabiliriz yine de.
Çarşıda, şu meşhur çarşı içi kahvenin hemen yanında kendi yaptıkları ahşap eşyaları satan bir yer vardı, oraya kanım kaynadı epey. Bir de tesadüfen ev yemekleri yapan bir yere girdik gezerken. Adını unuttum ama büyük gazetelere çıkacak kadar meşhurmuş zaten. Pek latifti hakikaten.
Bir gece daha kalmayı manalı bulmadığımız için dönelim dedik. Ama dönmeden önce civardaki su kemerini ve mağarayı gezmemiz şartmış. Hatta yemekleri nefis olmakla beraber zooloji bilgisi zayıf olan hanımefendi mağarada yüzyıllardır yaşayan ve bekçilik yapan tek bir yarasa olduğunu bile söyledi. O esnada Francis Bacon ve Yaşar Kemal benim dayım olsun, evlerine gidip ağlayarak bu duyduğumu anlatayım, onlar da sırtımı sıvazlayıp beni teselli etsin istedim.
Garmin’e dedik bizi su kemerine götür. Kendisi hüsnüniyetli ama yapay zekası çok parlak değil. Kemer yerine aynı isimli köye götürdü bizi. Oradan epey uğraşıp didinerek Safranbolu'ya su götüren bu heybetlice kemeri bulduk (heybetli dediğim Bozdoğan kemerinin üçte biri). Ben çok sıkıştığım için kemerin yanına çişimi yaptım mecburen; yani olur da bu sene oralara giderseniz musluktan su içmeyin.
Kemeri gördükten sonra Garmin’e bizi Bulak mağarasına götür dedik, yine aynı şeyi yaptı cibilliyetsiz ve Bulak köyüne götürdü. Üstelik kuş uçuşu Safranbolu’nun dibinde olmasına rağmen tee Karabük üstünden... Karabük’ten çıktıktan sonra yol önce asfalttan şoseye döndü, sonra 2 araba genişlikten 1,5 araba genişliğine indi, sonra toprak oldu, bahse konu köyü geçip mağara 4 km tabelasını gördükten sonra toprak traktör yoluna dönüştü. Biz ekieki yol ne biçim diye eğleşirken bir süre sonra yolun yarısı dere oldu. Neyse dağ başında kalıp kurda kuşa yem olmadan mağaraya vardık toplam bir saatte. Meğerse Safranbolu’dan direkt asfalt yol varmış beş dakikada gelinen. Kötü Garmin!
Mağara enteresan, kaç yüz metre gidiyorsun hava şahane havadar. Başka mağaralarda dışarısı kırk dereceyken içeride elli metre gidersin kemiklerin çatlar soğuktan, burası gayet mülayim bir serinliğe sahip. Ve hakikaten dev gibi bir yer. Broşürde 6800 metre yazıyor ama sonradan 8000 metreye kadar mı ne inilmiş. Yuh gibi. Bahşiş almak için hanım gruplarına dikit ve sarkıtları gösterip "bak bu gelin, bu tavşan" diye geyik yapan mağara bekçisinden kaçıp gönlümüzce gezdik. Sırf burası için bile 5-6 saatlik yol gidilirmiş nitekim. (Bekçiye de haksızlık etmeyeyim, dikitlerden biri hakikaten aynı Noel Baba idi.)
Mağaraya gitmeden önce Safranbolu’ya dönmeyeceğimizi sanıp vedalaşmıştık ama güzel yol sayesinde tekrar gelince dayanamayıp kasayla Bağlar gazozu kattık bagaja.
Amasra’ya giderken benim istediğim az gezip çokça yatmaktı. Otelin bahçesinde yeşillikler içinde huzur bularak kitap okurum diye hayal kuruyordum. Dönerken idrak ettim ki hayalimdeki yer geçen ay gittiğimiz Gökçeada’daki otelmiş. Aynısını başka bir yerde bulmayı niye umuyorsun ki sen basiretsiz adam? Bir daha tövbe, gezip görmek istiyorsam tamam ama dinlenmek istiyorsam bilmediğim yere gitmem.