29 Ocak 2009 Perşembe

Kylie Minogue gibi yar, Avustralya gibi diyar

Halkımızın uzak mesafeden iletişim dersini sabırsızlıkla beklediğinin farkındayım. Bazı arkadaşların konuyu öğrenemediği için yanlış bir şey yapmayayım endişesiyle telefonda konuşmayı bıraktığını, internet kablolarını ısırdığını, Çamlıca tepesine çıkıp “blogda yeri yok” diye televizyon vericilerini taşladığını duyuyorum. Siz de haklısınız tabi, lakin henüz yazamayacağım bu hususta; daha acil müdahale bekleyen bir konu var.

Bugün müzik kültürü ve sosyal ilişkilere yansıması konusunu öğreneceğiz. Genç okurlarımın oh yaşadık, sayenizde alemlerde bir numara olacağız diye hemen sevindiğini görüyorum, fakat maalesef bu yazı onlara değil, daha geçkince okurlarıma hitap edecek. Nasıl eder de müzik bahsi açıldığında kırdığımız potlar yüzünden cemiyet içinde mahcup olmayız, ona bakacağız.

İlk başta dikkat etmemiz gereken husus şudur: Herifseniz bilmediğiniz sanatçının adını ortama uymak için yalandan zikretmeyin. Barda pavyonda bilgili görünmek maksadıyla “baba Elmore James gibisi gelmedi bi daha hakkaten" derseniz, ağ kurmuş bekleyen bir hayranı yanınızda biter, ipliğinizi pazara çıkarır. Kadınsanız ve müzik bilginiz kıtsa, kocanızın/manitanızın dinlediği sanatçıları kendinize maledip “ay çok hayranıyım, konseri olsa bir tencere dolma sarıp kapıda sabahlarım” demeyin. Normalde kadınların yüzde sekseni böyle yaptığı için pek bir riski yoktur, ama Nick Cave düzeyinde kalmasında fayda var. Hava basacağım diye hırslanıp ifrata kaçmamak lazım. Nitekim ben gözünden anlarım senin Funker Vogt’u eski manitan olan o şeytan kılıklı herif dinlediği için bildiğini, alimallah yerin dibine sokarım arkadaşlarının yanında, terbiyesiz.

İkinci husus ise, pek muhabbet duyduğunuz, ama bu bilginin kamuya malolması itibarınızı zedeleyecek sanatçıların adını uluorta anmamaktır. Ben misal evde gizli gizli Debbie Gibson dinlerim, Burak Kut’un Benimle Oynama/Çılgınım albümüyle hüzünlenirim. Ama bu hayranlığımı dışarıda dile getirsem yanlış anlaşılır, etraftaki çapkın gayler göz süzer. Ha bunu niye anlatıyorum? Adını vermek istemediğim bloglarda bazı arkadaşlar habire “Bon Jovi ile karaoke haykırdım, The Cure söyledi ben coştum” diye yazıyorlar bilinçsizce. Yakından tanımasam da bunları okusam selamı sabahı keserim; müzikseverler arasında ilk intiba çok mühimdir nitekim. Halbuki bak yine başka bir blog sahibi muhterem, evinde başköşeye Duman grubunun posterini astığı, Jessica Simpson eşliğinde raks ettiği halde bloguna on bir yaşımda Leonard Cohen’le tanıştım, Tom Waits dinlemeden uyuyamam yazıyor. Onun yerine Britney Spears benim için bir numaradır yazdığını düşünsene. Rezillik.

Şimdi uygulamalı görebilmeniz için ben bu hafta severek dinlediğim albümleri yazacağım. Siz de nasıl olması gerektiğini öğrenin, bir daha aynı hataları yapmayın.

---


Dostlarım bilir, Keith Jarrett’in caz piyanistliğinin yanında klasik yorumlarını da çok severim (bir kere konserine gitmiş tesadüfen, uzman kesildi). Sayesinde tanıştığım ve enstrümanına olan hakimiyetine hayran olduğum Michala Petri ile birlikte çaldıkları Handel’in klavsen ve blokflüt için sonatları geçen hafta pikabımın iğnesini eskitti (bırak, internetten indirmişsin işte ne pikabı). Uzun zamandır Handel dinlemediğim için kendimi suçlu hissettirdi bu harika çalışma bana (lan geçen gün gastenin haftasonu ekinde duydun adamın adını ilk kez, utanmıyorsun).


Tears for Fears’ı çoğunluk ikinci albümleri Songs from the Big Chair ile tanır (ben yuvada tanıştım diyor). 1983 tarihli ilk albümleri The Hurting’i her Pazar sabahı dinlemek ise benim için bir ibadet gibidir. Curt Smith’in Mad World’deki derinden gelen vokali kahvaltıma eşlik eder, başka dünyalara götürür beni (aha vokalisti şaşırdı).


The Ting Tings'in debut albümü We Started Nothing benim için geçen yılın en güzel sürpriziydi. Prodigy’den beri yeni çıkan bir gruptan bu kadar heyecan duymamıştım (kadayıf olduğu halde gündemi de takip ettiğini söylüyor).


---

Bir başka derste görüşmek üzere. Afiyet olsun.