24 Mayıs 2009 Pazar

Amasra

“Gaynar gazan daşmeyo mu, bu dağdan yol aşmeyo mu?” demiş Özay Gönlüm. Ne kadar doğru demiş.

Geçen Cumartesi sabahınan çıktık yola. Herkesin... herkesin dem
eyelim; ipten kazıktan kurtulmuş hanımların ısrarıyla en yakası açılmadık yerlere bile gitmek zorunda kalan zavallı adamların ve elbette onları oralara ve her yere sürükleyen, evde insan gibi oturmayı günah sayan, artık istisnasız topluca ve bir iyice sıyırmış 21. yüzyıl kadınlarının (yanılıyorsun Nazif, bazı adamlar biz hiç ısrar etmeden, kendileri hevesle ve aşkla geziyorlar, bizleri de gezdiriyorlar diyebilirsiniz. Var tabi böyle adamlar. Bu aktivite ve gezme meraklısı beylere kendi aramızda abazan diyoruz biz) çoktan gidip gördüğü, ama pek hareketli bir insan olmamayı tercih eden bendenizin görmediği...

(Zaten niye gidip gidip rahatsız ediyoruz ki milleti köyünde kasabasında? Adam yetmiş yaşına kadar bağda bahçede çalışıp tükenmiş, tam kahvede çınar altında oturup kalan vaktini dolduracak huzur içinde domino oynayarak, anam birden köyü popüler oluyor; zavallım o yaştan sonra yolda kaka görse çok ilginç diye alıp evine götürecek tiplerle muhatap olmak zorunda kalıyor. Yazık değil mi?)

... Amasra’ya doğru seyahatimize başladık. Yolculuk s
tandart: Köprüden geçtim, otobana vurdum, İzmit (pişmaniye ister misin? istemem.), Adapazarı, Bolu diye gidiyor. Yol üstünde Mengen var, eh o kadar aşçı yetişen yerde güzel yemek de vardır diye düşünerek şehir merkezinde gördüğümüz ilk lokantaya girdik. Nitekim en mütevazı lokantadaki en sıradan yemekler bile bambaşkaydı. Bahar münasebetiyle dağın bayırın yeşillenmiş olması hasebiyle midir yoksa her hırtın kalbine giden yol midesinden geçtiği için midir bilemiyorum ama bana cennetten bir köşe gibi geldi bu güzide vatan toprağı.


Az gittik uz gittik, nihayet Amasra’ya vardık. Yolu Garmin’e (navigasyon şeyi), oteli internete soran her zavallının başına gelebileceği gibi; resimlerdeki pembe boyalı, pencerelerinde sardunyalar dizili sempatik butik otelimiz kapısına varınca balkabağına dönüştü. Lobisindeki Kayseri tasarımı mobilyaları ve 2013 model ultra modern asansörünü görür görmez “yarabbim tur oteli burasııı" diye inleyip dizlerimin üstüne çöküvermişim. Ne bileyim kardeşim, meğerse internette bilumum duyarlı ibişin öve öve bitiremediği bu kasabamız İç Anadolu’nun yeni palazlanan kesiminin popüler tur destinasyonu olmuş. Moralimizi bozmayalım diyerek pislikten kendini yakmak isteyen odamıza çantaları atıp, güneşin batışını seyrederken cep telefonundan hisli şarkı dinleyen genç gruplarının ve iki veledi eteğini çekiştirip “anneaa!” diye bağırırken kocasıyla romantik bir yürüyüş yapma gayreti içinde olan mutaassıp hanımların arasına karıştık.

Esasen dört günlüğüne gelmiştik hem gezeriz hem dinleniriz diye. Lakin kasabanın bir uçtan öbürüne 150 metre olduğunu, tarihi eser diye annemin evinin az ötesindeki kurumuş derenin üstünden geçenin aynısı olan iki metrelik köprüyü Mostar Köprüsüymüş gibi pazarladıklarını idrak edince ve bütün otellerin “tamam abi şimdi bizim apartmanı otele çevirelim, girişi de baştan aşağı banyo fayansı kaplarız pırıl pırıl olur; bizim dayıoğlu var cep telefonu bayisiydi yeni kapattı dükkanı, onu da başına geçiririz zehir gibi çocuktur" tıynetindeki müesseseler olduğunu görünce bir şekilde sabahı edip bu başarılı kasabadan uzaklaştık. Hiç mi bir şeyini sevmedim Amasra’nın? Müzesi var; pek ufacık, dört minicik salondan ibaret ama içindeki parçaların çoğu memleketin büyük arkeoloji müzelerindeki muadillerinden daha nadide. Ona şaşırdım bak.

Neyse ki Safranbolu yakındı. Garmin'e dedik bizi Safranbolu’ya götür; “seksen kilometre sonra sağa dönün” dedi. Çok basit yaklaşıyor hayata Garmin, beğeniyorum felsefesini.

Yarın: Safranbolu...